2026 Yılı için Öğretmenlere Altın Tavsiyeler

Alt Başlıklar

2026’ya yaklaşırken öğretmenlikle ilgili aynı cümleleri daha sık duyuyorum. Yorgunluk, belirsizlik, değersizlik hissi… Bunlar artık istisna değil, öğretmenliğin gündelik hâli. Sınıf aynı sınıf, ders aynı ders ama öğretmenin içindeki yük her yıl biraz daha ağırlaşıyor.

Benim asıl dikkatimi çeken şey sistemden çok, öğretmenlerin yıllardır aynı yerde durarak ayakta kalmaya çalışması. Alışarak, idare ederek, “şimdilik böyle” diyerek… Bir noktaya kadar işe yarıyor. Sonrasında öğretmenliği taşımak zorlaşıyor.

Bu yazıda daha idealist olmayı ya da daha çok çalışmayı anlatmıyorum. 2026’ya girerken öğretmenliğimi ve öğretmenliğin bugün geldiği yeri yeniden düşünmemiz gerektiğini söylüyorum. Aynı yerde sıkışıp kalmadan, kendimizi koruyabileceğimiz başka bir yol olup olmadığını birlikte sorgulamak istiyorum. Hazırsan başlayalım!

1. Mesleki Kimliğini Tek Bir Kuruma ve Maaşa Bağlama

Öğretmenlik mesleğine baktığımda en büyük kırılganlığın burada başladığını görüyorum. Öğretmenliğini tek bir kuruma, tek bir maaşa ve tek bir role bağlayan öğretmen, farkında olmadan kendini dar bir alana sıkıştırıyor. Kurum değiştiğinde, şartlar ağırlaştığında ya da beklentiler arttığında öğretmenin elinde tutunacak başka bir alan kalmıyor.

Ben öğretmenliğin yalnızca sınıfla sınırlı bir kimlik olmadığını düşünüyorum. Bilgi, deneyim, bakış açısı ve öğretme becerisi sadece okul içinde var olmak zorunda değil. Ama yıllar içinde öğretmenlere şunu öğrettiler: “Senin yerin burası, fazlasına gerek yok.” Bu düşünce öğretmeni korumuyor, tam tersine daha savunmasız hâle getiriyor.

2026’ya giderken şunu net görüyorum: Tek bir maaşa, tek bir yapıya ve tek bir role bağlı kalan öğretmen daha fazla baskı hissediyor. Alternatif alanlar oluşturabilen, kendini farklı şekillerde var edebilen öğretmen ise daha sağlam duruyor. Burada istifadan ya da radikal kopuşlardan bahsetmiyorum. Öğretmenliğin sınırlarını genişletmekten bahsediyorum.

Senin için mesele şu olmalı: Öğretmenlik kimliğini daraltmak mı, yoksa onu daha dayanıklı hâle getirmek mi? 2026’ya girerken bu soruyu kendime sormadan ilerlemenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

2. Konfor Alanının Güvenli Olduğu Yanılsamasını Sorgula

Bazı öğretmenler için yıllar çok hızlı geçiyor. Aynı sınıflar, benzer öğrenciler, tanıdık gündemler… Bir noktadan sonra günler birbirine karışıyor. Takvim ilerliyor ama öğretmenin kendi içindeki hareket duruyor. Konfor alanı tam olarak burada başlıyor.

Ben şunu görüyorum: Konfor alanı öğretmeni rahatlatmıyor, öğretmeni zamanın dışına itiyor. Öğretmen çalışıyor, emek veriyor ama kendisiyle ilgili yeni bir şey fark etmiyor. Ne değiştiğini, ne öğrendiğini, neyi geride bıraktığını düşünmeden ilerliyor. Bu da öğretmenin kendi mesleki yolculuğuna yabancılaşmasına neden oluyor.

2026’ya yaklaşırken bu yabancılaşma daha görünür hâle geliyor. Öğretmen bir sabah uyanıp şunu soruyor: “Ben hâlâ aynı yerde miyim?” Bu soru genelde bir kriz anında geliyor. Oysa bu noktaya gelmeden önce yıllarca verilen küçük sinyaller oluyor. Ama konfor alanı bu sinyalleri duymayı zorlaştırıyor.

Ben konfor alanını terk etmekten değil, orada ne kadar süredir durduğunu fark etmekten yanayım. Çünkü fark etmeden geçen yıllar, öğretmenin kendine olan güvenini de sessizce aşındırıyor. 2026’ya girerken öğretmenin en çok ihtiyaç duyduğu şey hızlanmak değil, nerede durduğunu net biçimde görebilmek.

3. Sürekli Fedakârlık Yapan Öğretmen Rolünü Bırak

Öğretmenlikte fedakârlık çoğu zaman bir seçim gibi sunulmuyor. Bir beklenti olarak geliyor. Yapman gereken bir şeymiş gibi. Dersi üstleniyorsun, işi sahipleniyorsun, susuyorsun. Çünkü “öğretmenlik böyle” denmiş.

Bu rolün en tehlikeli tarafı şu: Fedakârlık yaptıkça sınırın silikleşiyor. Nerede durduğunu sen de fark etmiyorsun. Bir süre sonra öğretmen değil, her açığı kapatan bir figür hâline geliyorsun. İşin adı fedakârlık kalıyor ama yaşanan şey karşılıksız yüklenme oluyor.

Burada kimse öğretmene “Bunu gerçekten yapmak istiyor musun?” diye sormuyor. Öğretmen de kendine sormuyor. Çünkü sormaya başladığında düzen bozulacakmış gibi hissediyor. Oysa bozulmayan düzen, öğretmenin içini boşaltıyor.

Fedakârlığı öğretmenliğin şartı gibi görmek, mesleği yücelten bir şey değil. Tam tersine, öğretmeni değersizleştiren bir alışkanlık. Öğretmenliğin sürdürülebilir olması için daha çok fedakârlığa değil, daha net sınırlara ihtiyacı var.

4. Kendini Geliştirmeyi Sertifika Toplamaktan Ayır

Son yıllarda öğretmenlerle konuşurken sık sık aynı tabloyla karşılaşıyorum. Bir sürü eğitim, bir sürü belge, uzun bir sertifika listesi… Ama bütün bunlara rağmen içten gelen bir tatmin yok. Çünkü gelişim, kağıt üzerinde artarken öğretmenin gerçek hayatında bir şey değişmiyor.

Ben şunu açıkça görüyorum: Öğretmenler çoğu zaman kendilerini geliştirmek için değil, geri kalmamak için eğitim alıyor. “Herkes alıyor”, “belki lazım olur”, “ileride işime yarar” gibi gerekçelerle. Bu da öğrenmeyi bir ihtiyaçtan çok, bir yarışa dönüştürüyor.

Buradaki sorun sertifikalar değil. Sorun, öğretmenin kendi ihtiyacını durup düşünmeden her şeye yönelmesi. Ne öğrenmek istiyorum, neden öğreniyorum, bu bilgi benim öğretmenliğimi nereye taşıyacak? Bu sorular sorulmadığında gelişim sadece zaman ve enerji tüketen bir faaliyete dönüşüyor.

Ben öğretmenliğin gelişimle güçlendiğine inanıyorum. Ama bu gelişim seçici olmak zorunda. Her eğitime girmek değil, doğru zamanda doğru alana yönelmek öğretmeni ileri taşıyor. Aksi hâlde öğretmen daha donanımlı değil, sadece daha yorgun oluyor.

5. Öğretmenliği Geçim ile Değer Arasında Sıkışmış Bir Kimlik Olmaktan Çıkar

Öğretmenlik konuşulurken para konusu genellikle araya sıkışır. Çok açılmaz, çabuk geçilir. Geçim derdi dile geldiğinde ortam gerilir. Çünkü öğretmenlikten söz ederken maddi beklenti konuşmak rahatsız edici bulunur.

Bu yüzden birçok öğretmen ekonomik kaygısını bastırır. Maaş yetmez ama dillendirilmez. Ek iş düşünülür ama suçluluk hissi eşlik eder. Bir yandan mesleğin “manevi değeri” hatırlatılır, diğer yandan yaşam koşulları ağırlaşır. Öğretmen bu iki uç arasında kalır.

Bu sıkışma öğretmenin mesleğe bakışını da etkiler. Ne yaptığı işten tam anlamıyla gurur duyabilir ne de koşulları açıkça sorgulayabilir. Konu açıldığında ya savunmaya geçilir ya da sessizlik tercih edilir. Böylece öğretmen, kendi mesleğiyle ilgili en temel meseleleri bile rahatça konuşamaz hâle gelir.

Öğretmenlik, bu iki uç arasında sıkıştıkça öğretmenin kendisi geri planda kalır. Geçim kaygısı bastırılır, değer duygusu soyutlaşır. Ortada kalan ise konuşulamayan bir memnuniyetsizlik olur.

6. Yalnız Mücadele Etme Alışkanlığını Bırak

Öğretmenlikte zorlanmak çoğu zaman bireysel bir durum gibi yaşanıyor. Sorun sınıfta yaşanıyor, yük öğretmenin omzunda kalıyor. Öğretmenler odasında konuşulanlar genelde yüzeyde kalıyor. Gerçek meseleler çoğu zaman içerde tutuluyor.

Destek istemek öğretmenlik kültüründe pek yer bulmuyor. Yardım talebi, yetersizlikle karıştırılıyor. Bu yüzden öğretmenler sorun yaşadıklarında daha çok içine kapanıyor. Çözüm arayışı paylaşarak değil, katlanarak ilerliyor.

Bu alışkanlık zamanla öğretmeni yalnızlaştırıyor. Aynı sorunlar tekrar ediyor ama farklı bir bakış devreye girmediği için ilerleme sağlanmıyor. Öğretmen sorunu taşıyor, ama sorunun dili oluşmuyor.

Öğretmenlikte yük ağırlaştığında en zor olan şey, bunu tek başına taşımak zorunda olduğunu sanmak. Bu sanı yerleştikçe, öğretmen hem mesleğinden hem çevresinden uzaklaşıyor.

2026’yı Bekleyerek Değil, Şekillendirerek Karşıla

Birçok öğretmen 2026’yı bir eşik gibi görüyor. Şartların değişmesi, sistemin düzelmesi, yüklerin hafiflemesi bekleniyor. Bu bekleyiş, öğretmeni bugünden koparıyor. Kararlar erteleniyor, adımlar askıya alınıyor.

Bekleme hâli uzadıkça öğretmen kendi hareket alanını daraltıyor. Yapılabilecekler “sonra”ya bırakılıyor. Zaman ilerliyor ama yön değişmiyor. 2026 bir hedef olmaktan çok, belirsiz bir durak hâline geliyor.

Oysa 2026 öğretmenin karşısına hazır bir tabloyla çıkmayacak. Öğretmen bugün nerede duruyorsa, yarın da oraya daha yakın bir yerde olacak. Bekleyerek geçen zaman, öğretmenin elinden geri alınmıyor.

Koçluk Eğitimleri ve Programları

Bu yazıda anlattığım pek çok şey, öğretmenlerin bana sıkça anlattıklarıyla örtüşüyor. Yorgunluk, sıkışmışlık, yalnızlık… Bunlar gelip geçen hâller değil. Üzerine düşünülmediğinde öğretmenliği içten içe zorlayan yükler.

Koçluk eğitimlerini ve programlarını tam da bu noktadan hareketle hazırlıyorum. Daha iyi öğretmek için değil; öğretmenliğin içinde kendine ait bir alan açabilmek için. Soruları ertelemek yerine konuşabilmek, yaşananları tek başına taşımamak ve öğretmenliği başka bir yerden yeniden ele almak için.

2026’ya girerken aynı noktada durmak istemeyen öğretmenlerle bu süreci birlikte düşünüyorum. Koçluk yaklaşımıyla ilerleyen eğitimler ve programlar, öğretmenliğini yeniden konumlandırmak isteyenler için bir başlangıç alanı sunuyor.

2026’da senin için neler yapabileceğimiz noktasında benimle iletişime geçebilirsin sevgili öğretmenim.

Yeni yılın kutlu olsun!

Dr. Erdem Oklay – Koç Öğretmen Mentoru

Daha Fazla İçerik