Öğretmenlerle çalışırken şunu çok net görüyorum:
Herkes sistemden şikâyet ediyor ama çok az kişi gerçekten bir şey değiştirmeye yanaşıyor. Sorunların farkındayız, adaletsizliği konuşuyoruz, yorgunluğumuzu paylaşıyoruz. Fakat iş harekete gelince, bir adım geri çekiliyoruz. Çünkü şikâyet etmek güvenli, değişmek riskli.
Bu noktada genelde şu cümle geliyor: “Haklısın ama…”
Ama o “ama”nın arkasında çoğu zaman pedagojik değil, ekonomik ve psikolojik korkular var. İşini kaybetme ihtimali, düzenli maaşın bitmesi, konfor alanının bozulması… Bunlar yüksek sesle konuşulmuyor. Konuşulmadıkça da öğretmenler kendi içlerinde sıkışıp kalıyor.
Bu yazıda öğretmenleri suçlamak niyetinde değilim.
Ama şunu da görmezden gelmeyeceğim: Sistem eleştirisi tek başına iyileştirici değil. Korkularla yüzleşmeden, aynı döngü yıllarca sürüyor. Aynı cümleler, aynı şikâyetler, aynı yorgunluk.
O yüzden önce dürüst olalım.
Öğretmenleri durduran asıl şey ne?
Hangi korkular, bu kadar uzun süredir yerimizde saymamıza neden oluyor?
Öğretmenleri Hareketsiz Kılan Temel Korkular
Öğretmenlerin büyük bir kısmı sorunların ne olduğunu biliyor. Hatta bu sorunları çok iyi anlatıyor. Ama bilgi, tek başına dönüşüm getirmiyor. Çünkü davranışı belirleyen şey çoğu zaman bilgi değil, korku oluyor.
İş Güvencesini Kaybetme Korkusu
Kamu öğretmenliğinin en güçlü tarafı, aynı zamanda en büyük kilidi.
Düzenli maaş, kadro güvencesi, belli bir emeklilik planı… Bunlar dışarıdan bakıldığında “rahat” bir tablo gibi görünüyor. Ama bu güvenlik hissi, öğretmeni sistemle çatışmaktan uzak tutan görünmez bir sınır da çiziyor.
Birçok öğretmen, yaşadığı sorunlara rağmen şu cümlede takılı kalıyor: “En azından işim garanti.” Bu cümle zamanla bir teselli olmaktan çıkıp, hareketsizliği meşrulaştıran bir gerekçeye dönüşüyor.
Ekonomik Belirsizlikle Yüzleşme Korkusu
Öğretmenlerin büyük korkusu, maaşın düşük olması değil.
Asıl korku maaşın düzenli olmaması. Ayın 15’inde ne geleceğini biliyorlar, peki bilmeseler? İşte bu öğretmenler için ciddi bir stres kaynağı olurdu.
Bu yüzden birçok öğretmen, alternatif gelir yollarını ya erteliyor ya da hiç düşünmüyor. Ek gelir üretme fikri de kamu personeli oldukları için pek mümkün değil. Burada zincirleri kırmak gerek ancak o zaman da belirsizlik baş gösterecek. Belirsizlik ise alışılmış düzenin çok dışında bir alan.
Konfor Alanından Çıkamama
Ders programı belli, sorumluluk sınırları çizilmiş, tatil dönemleri net.
Bu düzen zamanla güvenli bir kabuğa dönüşüyor. Sorun şu ki, bu kabuk hem koruyor hem de sıkıştırıyor.
Konfor alanı bozulduğunda; öğrenmek, denemek, hata yapmak gerekiyor. Birçok öğretmen için bu süreç, eleştirdikleri sistemden bile daha yorucu geliyor.
Başarısız Olma Korkusu
Kendi yolunu çizme fikri, öğretmenlerin zihninde genellikle başarısızlık ihtimaliyle birlikte geliyor.
“Ya tutmazsa?”
“Ya yapamazsam?”
“Ya rezil olursam?”
Bu sorular soruldukça, denemeden vazgeçmek daha güvenli bir seçenek hâline geliyor. Böylece potansiyel, hiç test edilmeden rafa kalkıyor.
Toplumsal Yargıdan Çekinme
Öğretmenlik güçlü bir kimlik. Ama aynı zamanda ağır bir etiket.
“Devlet memuru” olmak, çevrenin gözünde belirli bir kalıba girmek demek.
Bu kalıbın dışına çıkan öğretmen, çoğu zaman yargılanıyor.
“Gözü doymadı”, “İşi gücü bırakmış”, “Macera arıyor” gibi etiketler, öğretmenlerin zihninde ciddi bir baskı oluşturuyor.
Bu Korkular Öğretmenlerde Neye Yol Açıyor?
Korkular konuşulmadığında ortadan kaybolmuyor. Sadece şekil değiştiriyor.
Öğretmenlerde bu korkular, çoğu zaman doğrudan “korkuyorum” cümlesiyle değil; davranışlarla, tepkilerle ve içe çekilmeyle ortaya çıkıyor.
Sürekli Şikâyet, Sürekli Yerinde Sayma
Öğretmenler sistemden çok şikâyet ediyor. Haklılar da.
Ama bu şikâyetler çoğu zaman bir çıkışa değil, bir döngüye dönüşüyor. Aynı konular, aynı sohbetler, aynı öfke… Sonunda hiçbir şey değişmiyor.
Şikâyet etmek, kısa vadede rahatlatıyor.
Harekete geçmek ise sorumluluk gerektiriyor.
Bu yüzden şikâyet, çoğu zaman eylemin yerini alıyor.
Pasif Öfke ve Bastırılmış Kızgınlık
Korkular bastırıldıkça öfke dışarı çıkamıyor. Açık bir itiraz yerine, içten içe birikiyor. Bu öfke bazen öğrencilerle ilişkide, bazen meslektaşlara karşı tahammülsüzlükte, bazen de kendine yönelen sert bir iç ses olarak ortaya çıkıyor.
Öğretmen kızgın ama neye kızdığını tam olarak ifade edemiyor.
Çünkü asıl öfke, sistem kadar kendi hareketsizliğine de yönelmiş durumda.
Mesleki Tükenmişlik ve Anlamsızlık Hissi
Korkular, öğretmeni olduğu yerde tutarken zaman ilerliyor.
Yıllar geçiyor ama içsel olarak bir ilerleme hissi oluşmuyor. Bu da tükenmişliği derinleştiriyor.
Bir noktadan sonra öğretmen, yaptığı işin anlamını sorgulamaya başlıyor.
Ama bu sorgulama, değişimle değil; geri çekilme ile sonuçlanıyor.
Daha az heyecan, daha az bağ, daha az istek…
Kendini Değersiz Hissetme Ama Bunu Kabullenememe
Birçok öğretmen, içten içe daha fazlasını yapabileceğini biliyor.
Ama bunu hayata geçiremediğinde, bu potansiyel bir yük hâline geliyor.
Ortaya çıkan şey, açıkça dile getirilmeyen bir değersizlik hissi.
Bu his kabul edilmediği için de savunma mekanizmaları devreye giriyor:
“Zaten bu ülkede kimseye değer verilmiyor.”
“Ne yapsan fark etmiyor.”
Başkalarının Cesaretine Karşı Gizli Bir Tepki
Kendi alanının dışına çıkan, yeni yollar deneyen öğretmenlere karşı garip bir mesafe oluşuyor. Açık bir eleştiri yok belki ama içten içe bir huzursuzluk var.
Çünkü başkasının cesareti, kişinin kendi ertelediği ihtimali hatırlatıyor. Bu da rahatsız edici bir aynaya dönüşüyor.
Ben Bu Korkularla Ne Yaptım?
Bu yazdıklarım, dışarıdan bakıp söylenmiş şeyler değil. Bu korkuların tamamı, bir dönem benim de hayatımın içindeydi.
İş güvencesini kaybetme korkusu.
Düzenli maaştan vazgeçme fikri.
“Ya olmazsa?” sorusu.
Çevrenin ne diyeceği.
Yanlış karar verme ihtimali.
Hepsi vardı.
İstifayı verdiğim gün “cesur” hissetmedim. Tam tersine korktum. Ama şunu fark ettim: Korku geçmiyor. Bekledikçe azalacağına dair bir garanti yok. Sadece alışıyorsun. Alıştıkça da hayatın daralıyor. Zaten 2 yıldır bu istifa için zihinsel olarak da hazırlığımı yapıyordum.
Kamu öğretmenliğini bırakmak, benim için bir kaçış değildi. Bir yüzleşmeydi. Şikâyet ettiğim bir düzenin içinde kalıp, hiçbir sorumluluk almadan konuşmaya devam edemezdim. Ya susacaktım ya da risk alacaktım.
Ben üçüncü bir yol seçtim: Kontrolü devretmek yerine, kendi hayatımın sorumluluğunu almak.
Bu, “her öğretmen istifa etmeli” demek değil.
Ama şunu net söylüyorum: Değişim, konfor alanında başlamıyor. Ve cesaret, korkunun yokluğu değil; korkuya rağmen hareket edebilmek.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:
Asıl kayıp, iş güvencesini bırakmak değildi.
Asıl kayıp, yıllarca kendime “bir gün” diyerek ertelemek olurdu.
Okuma Önerisi: Kadrolu Öğretmen İstifa Ederse Ne Olur? Ben Ettim!
Sonuç: Aynı Yerde Kalarak Farklı Bir Hayat Kurulamıyor
Bu yazıyı okurken bazı yerlerde rahatsız olduysan, bu kötü bir şey değil. Çünkü öğretmenlerin en büyük problemi, ne yaşadıklarını bilmemeleri değil; bildikleri hâlde hiçbir şey yapmamaları.
Korkular gerçek.
İş güvencesi, ekonomik düzen, belirsizlik, çevrenin bakışı… Bunların hiçbiri hayal ürünü değil. Ama şunu da dürüstçe söylemek gerekiyor: Korkularla yüzleşmeden geçen her yıl, öğretmenin hayatından sessizce eksiliyor.
Herkes istifa etmek zorunda değil.
Herkes radikal kararlar almak zorunda da değil.
Ama herkes, kendi hayatının sorumluluğunu almaya bir yerden başlamak zorunda.
Bu, bazen sadece düşünme biçimini değiştirmekle başlar.
Bazen küçük bir adımla.
Bazen de “ben böyle devam etmek istemiyorum” cümlesini ilk kez yüksek sesle söylemekle.
Eğer sen de sistemden şikâyet edip yerinde saymaktan yorulduysan,
aynı korkularla yıllarca oyalanmak istemiyorsan,
kendi yolunu yeniden düşünmeye hazırsan…
Bu süreci tek başına yürümek zorunda değilsin.
Koçluk hizmetim tam da burada devreye giriyor: İstifa ettirmek için değil,
hayatını ve mesleğini bilinçli şekilde yeniden kurabilmen için.
Ne zaman hazırsan, kapı açık. Benimle her kanaldan iletişim kurabilirsin.


